Orijinalini görmek için tıklayınız : Dini Hikayeler (Tek Baslikta)
ReDCoDe
02-20-2009, 09:32 PM
Camiye Gelmeyecektin
Yolda karşılastığımızda ezan okunuyordu.
-”Gel seni camiye götureyim” dedim. “Bugün cuma biliyorsun.”
-”Sende benim camiye gitmedigimi biliyorsun.”dedi.
-”Biliyorum ama sebebini gerçekten merak ediyorum.”
-”Ne bileyim,olmuyor işte. Hem pantolonumun ütüsü bozulup,dizleri cıkar diye endişe ediyorum.”dedi.
Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
-”Herhalde şaka yapıyorsun. Bunun icin cami terk edilir mi?
-”Ciddi söylüyorum. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.”dedi.
Gerçekten de öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri; mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
-”Peki” dedim. “Hayatında hiç camiye gitmedin mi?”
-”Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim. Hem o yaşlarda dizlerimin aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.”
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmisti. Daha sonra tokalaşıp ayrıldık. Onunla konuşmamızdan iki ay sonra; kendisinin camide olduğunu söylediler.Hemen gittim. Bahcedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve yine yeşiller vardı üzerinde . Yavasca yanına yaklaştım ve Kısık bir sesle:
“Hani camiye gelmiyecektin ?” dedim
Hiç sesini çıkartmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu..
ReDCoDe
02-20-2009, 09:33 PM
“Yenildim Allah’ım”
ONUNLA İLK karşılaşmamızda bana “Hocam, ben bu dünyanın işini başaramadım; Allah’ın gücüne gitmesin ama ben bu dünyaya hiç gelmemeliydim” demişti. Üzerime diktiği gözlerinde, hayat karşısında mağlup olmuş bir adamın bitkinliğinden izler vardı.
Gizlemeye çalışıyordu ama ben, gözlerinin dolu dolu olduğunu fark edebilmiştim.
Yaşı muhtemelen elli civarlarındaydı; saçları beyazlamıştı; bir devlet memuruydu.
Bu yaşına kadar ‘helâlinden kazanmaya’ itina etmişti. Örneğine başka durumlarda da rastlanacağı gibi ‘namuslu’ olmanın faturasını ödeyenlerden biri olduğu anlaşılıyordu.
Boyunca çocukları vardı…
Modern zamanların kıskacında yaşayan ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları olan çocukları…
Başkalarının imkânlarına özenen, cebinde bol para, altında lüks bir spor araba olsun isteyen ve lügatinden ‘kanaat’ kavramını epey bir süre önce çıkartmış olan çocukları…
Onların isteklerini karşılamaktan âcizdi ve hayata maddî perspektiften bakmaya şartlandırılmış evlatları nazarında ‘güçsüz’ ve ‘yetersiz’ bir baba olduğunun fazlasıyla farkındaydı.
Çocukların zihinlerinde çevirip durdukları “Neden biz daha iyi şartlarda yaşamıyoruz? Neden hep biz tasarruflu olmak, ölçülü harcamak zorundayız?” türünden sorulara tatmin edici cevaplar verebilmekten de uzaktı.
Evlatlarını daha iyi yetiştiremediğine de hayıflanıyordu.
Aslında eşi ve kendisi onları bu yaşa getirene dek ne zorluklara katlanmışlardı?
Uykusuz geçirdikleri gecelerin sayısını hatırlamıyordu ama hayatı bir yük gibi sırtlarında taşıdıkları, ay sonunu getirebilmenin hesaplarını yaptıkları dönemlerde bile zorlukları onlara yansıtmamak için nasıl çırpınıp durduklarını anımsıyordu.
‘Yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek’ türünden terkipler herkesin ağzına düşmüş beylik ifadelerdi ve orijinalitesini kaybetmişti ama onlar ‘harbiden’ yemeyip yedirmiş, giymeyip giydirmişlerdi.
En küçük yavrularının ateşlendiği bir gece soluğu acil servisin kasvetli kapısında almışlar; üzüntülerine “ya bizden çok para isterler de, karşılayamazsak; evladımızı tedavi ettiremezsek” tedirginliği eşlik etmişti.
Hastane koridorlarında volta atarken, yaklaşan kirayı nasıl tedarik edeceğini, yakıt masraflarını nasıl karşılayacağını düşündüğünü de bugün gibi hatırlıyordu.
Çocuklarına ‘dar gelirliliğin’ mağduriyetini yaşatmamaya çalışıyordu. Öyle ya ‘alt tarafı’ bir devlet memuruydu ve aldığı para ortadaydı. Yine de başkalarında görüp canları bir şey istediğinde, onlara elde edememenin burukluğunu yaşatmamak için ‘bir yerlerden’ kısıp temin etme yoluna gittiği de olmuştu.
Bana “Hocam, biz çok sıkıntı çektik bugüne kadar” derken, aslında harcıâlem bir şey söylediği, kimle konuşursanız konuşun geçmişte yaşadığı problemlerden dem vuracağı gerçeği umurunda değildi. Bir farklılık endişesi yoktu ve tavrı alabildiğine içten olduğunu âşikâr kılıyordu.
Karşımda oturmuş, bir elli yılın muhasebesini yapıyordu.
Bir işi, iyi kötü bir geliri vardı ama ruh hâli ‘bir baltaya sap olamadığını düşünen’ bir zihnin yeniklik p***olojisini yansıtıyordu.
Öyle ya, kimseyi memnun edememişti hayatı boyunca…
Hatta kendisi bile kendisinden râzı değildi!
Çalışmış, didinmiş, gecesini gündüzüne katmış ama babalık hususunda çocuklarından geçer not alamamıştı.
Harama el uzatmamış, hakka hukuka riâyet etmişti ama iş hayatında da ‘saygın’ bir yeri olduğu söylenemezdi.
Belki bir tek otuz yıl aynı yastığa baş koyduğu hanımı ona yoldaş olmuştu ama ona da sorsalar, kim bilir nelerden şikâyet edecek, pozisyonunu daha iyilerle mukayese edip hangi mahrumiyetlerden sızlanacaktı?
İşte karşımda duran bu adam “Hocam, ben bu dünyanın işini başaramadım; Allah’ın gücüne gitmesin ama ben bu dünyaya hiç gelmemeliydim” derken bana böyle bir arka plândan sesleniyordu.
Aslında kendisini yetiştirmeye çalışan birisiydi de.
Elinden geldikçe kitap okumaya çalışıyor; daha bilgili bir baba olarak çocuklarının karşısına dikilmek istiyordu. Kendisinin ‘câhil’ olduğunu düşünmelerine tahammül edemezdi.
Konuşma esnasında bir ara “Bu yaştan sonra yabancı dil kursuna bile gittik hocam!” dediğini hatırlıyorum.
Kısacası miskin, uyuşuk, gamsız bir adam değildi.
Hatta dostları her şeyi kafasına gereğinden fazla taktığını söylüyorlardı.
Gerçekten ince ve duyarlı bir mizâcı vardı…
Kimseyi kırmamaya özen gösterirdi…
Çokça istismar edildiğini bile bile insanlar arası ilişkilerde içten ve nâzik olmaya itina ederdi.
Peki, bunca dikkatli yaşamaya çalıştığı bir ömrün âhirinde saplandığı bu ‘mağlubiyet’ düşüncesi de nereden geliyordu?
Neden çok idealist ve kararlı çıktığı bu yolun sonuna yaklaştığında “Olmadı! Beceremedim!” duygusuna kapılmıştı?
Aslında bu sorulara kendince bir cevap da bulmuştu.
Yaşadığı zaman âhir zamandı ve bu devre damgasını vuran olgu ‘başarı’ idi. İnsanlar başarıları nisbetinde değer görüyorlardı.
Dürüst, erdemli vs. olmanın pek bir kıymet-i harbiyesi yoktu. Bu tür değerlere, başarının kendilerine eşlik ettiği durumlarda itibar ediliyordu.
Bir kitapta okuduğu ‘materyalizm’ biraz da bu muydu yoksa?
Bu öyle bir anafordu ki, dindarından dinsizine, ahlâklısından dolandırıcısına herkese ârız olmuştu.
Daha fazla dindar olmak bile bu devirde başarılı/güçlü olmakla mümkündü sanki…
Sürekli öne çıkarılan ‘işinde başarılı insan’, ‘iş adamı’, ‘iş kadını’ gibi kavramlar çağın hâkim değerini deşifre ediyordu.
Evet, kendisi dürüsttü, duyarlıydı, iyi yürekliydi, yardımseverdi, en ufak bir trajedide gözleri dolardı ama ne yazık ki bunlar para etmiyordu.
Ona…
En yakınındakilere, aile fertlerine bile anlatamadığı derdini, neden benimle paylaştığını sordum…
Bana “Bilmiyorum” dedi: “Hocam, bilmiyorum”
Bense sadece dinledim onu…
Konuşarak düşüncelerini değiştirmeye hiç yeltenmedim…
Bir süre öyle sessizce oturduktan sonra “Bana müsaade hocam!” dedi…
Ve kalkıp gitti…
Sonraki günlerde nedense aklıma Hz. Nuh’a âit o meşhur dua takılacaktı:
“Rabbi inni mağlûb: Yenildim Allah’ım”
Murat Türker
ReDCoDe
02-20-2009, 09:41 PM
Köprü Yaptıran Mecusi
Vaktiyle bir Mecusi vardı. Bu adam Mecusilikte ol*dukça gayretliydi. İnancında büyük bir taassuba sahipti. Yolcuları çok severdi. Bir gün onlar için bir köprü yaptırdı. Sultan Mahmud, kutlu bir yolculuktan dönerken yol üstündeki o güzelim köprüyü gördü. Köprü, hem güzel*di hem de tam yerindeydi.
"Bu büyük bir hayır!" dedi. "Acaba böyle bir köprüyü kim yaptırdı?"
Maiyetindekiler dediler ki:
"Bir Mecusi yaptırdı."
Padişah, köprüyü yaptıran kişiyi çok kıskandı ve ora*da konaklayarak, Mecusi'yi huzuruna çağırttı. Gelince,
"Sen sanırım iman ehline düşmansın. Gel bu köprü*yü bana sat! Onun için ne kadar altın sarf ettiysen hep*sini benden al! Çünkü sen bir Mecusisin. Kalbinde hamd ve minnet yok. İnandığın gerçek bir din olmadık*ça bu köprünün ne faydası olacak sana? Verdiğim pa*rayı kabul etmezsen, benim elimden kurtulamazsın!" dedi.
Mecusi dedi ki:
"Padişah beni paramparça etse bile bu köprüyü ne satarım, ne de karşılığında para alırım. Ben bu köprüyü din uğrunda yaptırdım."
Bunun üzerine padişah onu hapsettirip ona eziyet et*tirdi. Zindanda ona ne ekmek verdirdi, ne su ... Sonunda eziyetler haddi aşınca Mecusi'nin gönlü, kan kesildi.
Bir süre sonra padişah ona haber göndererek, "Kalk, bir ata binip hemen yanıma gel! Köprüye tam bir değer biçmesi için bir de yanında üstat birini getir!" dedi.
Padişah çok sevinçliydi. Bir toplulukla köprüye gitti.
Padişah oraya varınca uyanık Mecusi, köprünün üstün*de durdu.
Dedi ki:
"Padişahım, şimdi bu köprünün değerini sen, benden iste bakayım! Kendimi bu köprüden atarak helak ede*yim de öbür köprüde karşılığını sana vereyim. Ey yüce padişah, bak da gör! işte köprünün değeri!. .. "
Bu sözleri söyler söylemez kendisini suya attı. Su onu aldı, götürdü. Mecusi, canıyla oynadı. Canına kıydıda dinine kıymadı. Çünkü maksadı dindi, ötesine aldırış bile etmedi.
Ey dost! Bir ateşperest, dinine ziyan gelmesin diye kaldırdı kendisini ateşe attı. Sen Müslümansın, ama Müslümanlıkta öyle bir hale düşmüşsün ki zaten su, se*ni çoktan kapmış götürmüş!. ..
Bir Mecus ide bile inanç ateşi, seninkinden fazlaysa, artık Müslümanlığı var git bir Mecusi'den öğren! Allah'a ayarı düşük para götürmek kimin ne haddine! Öte dün*yaya sağlam para, o ayarcıya layık akçe götürmek ge*rek. Can tenden çıkınca Allah'a putlarla dolu bir gönlü nasıl götürebileceksin?
Bütün bu putları gönlünden at. Bedeninle beraber onları terket. Bir dostun evine puthaneyle gidilmez. Aya*ğı uyuşan kişi minbere nasıl çıkabilir? Uyuşuk bir ayak*la minbere çıkılamazsa uyuşuk, uykulu bir gönülle, Hakk'a nasıl erişilir?
Biri, bir an olsun uyanırsa o uyanıklığı ziyadeleşir. Fakat sen bütün ömrünü gafletle geçirdin. Bir an bile uyanıklık yüzü görmedin.
Uykusu gaflet olanın uyanıklığı ölüm olur.
Be adam! Sen kendi gamınla gamlanmazsan, senin derdine kim yanacak?
Bari, serkeşlik etme de hemen işe koyul, elinden ge*leni yapmaya giriş. Çünkü hiç kimse senin derdine yan*maz, senin için gam yemez. Hiç kimse senin yükünü bir anlığına bile çekmez. Bunu böylece bil!.
ReDCoDe
02-20-2009, 09:45 PM
Boyayımı Beğenmedin Yoksa Boyacıyımı ?
Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim’in derisi siyah, dudakları da kalınmış. Değerli sözlerini duyarak hayranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman, siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki, şöyle çıkışmış:
– Birader, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?
Sonra da ilave etmiş.
– Bak, demiş, benim ne yüzümün siyahlığında, ne de dudaklarımın kalınlığında bir tesirim vardır. Onları Yaratan öyle yaratmış, öylesine uygun görmüş. Benim tercihim değil…
Evet, insanların yüz güzelliği, yahut da çirkinliğiyle kendilerine bir pay çıkarmaları son derece yanlıştır. Ne güzellikte bir etkisi vardır, ne de çirkinlikte. Her ikisini de yaratan ve layık gören Allâh-ü azimüşşandır. İnsan kendi iradesiyle kazandığından sorumludur.
ReDCoDe
02-27-2009, 09:36 PM
Adalet
İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.
Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:
- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.
Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:
Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.
Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:
- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.
Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler.
Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:
Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;
- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der.
Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:
- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar.
Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir.
Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:
- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.
İbrahim Sıddık İmamoğlu Derleyen SK - UK Team ([Only Registered Users Can See Links])
coder
02-27-2009, 09:41 PM
Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.
Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:
- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.
Fakat görevli itiraz edecek oldu:
- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.
Halife cevap verdi:
- Evet ama, Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.
Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:
- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.
Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:
- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.
- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.
- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.
- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.
Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:
- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im.
İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.
vBulletin v3.8.4, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.